Her şey bir bardak pirinç ile başladı... Aslı YILMAZ


Açıklama: ...aniden pirinçleri hatırlamış gibi dağıttım tepside hepsini. Tüm hayatımı birazdan tek tek ayıklayacaktım sanki… İçinde bulabileceğimi sandığım küçük taşlar ve sırf göze hoş görünmüyor diye çıkaracağım pirinçleri de hesaba katarak tek tek bütün ömrümü gözden geçirecektim...
Kategori: Misafir Yazarlar
Eklenme Tarihi: 09 Aralık 2016
Geçerli Tarih: 19 Kasım 2017, 00:20
Site: Gazete Tiyatroterapi
URL: http://gazete.tiyatroterapi.com/haber_detay.asp?haberID=525



Her şey bir bardak pirinç ile başladı.

Bir bardak pirince bir pirinç tanesinin daha düşmesiyle noktalanan haller gibi, sobanın ateşi yüzüne vururken tavanın bir bardak pirinci aldım bir tepsiye boşaltıp mutfaktan çıktım ve sobanın yanındaki sandalyeye oturdum. Sanki hayatı seyre dalacakmış gibi yerimi aldım desem daha doğru… Masanın üzerine bıraktığım tepsiye ve öylece örgüsünü ören annemin neler düşündüğüne bakarken aniden pirinçleri hatırlamış gibi dağıttım tepside hepsini. Tüm hayatımı birazdan tek tek ayıklayacaktım sanki… İçinde bulabileceğimi sandığım küçük taşlar ve sırf göze hoş görünmüyor diye çıkaracağım pirinçleri de hesaba katarak tek tek bütün ömrümü gözden geçirecektim.

Radyodan gelen kısık sesli müzikte benim bu yolculuğuma eşlik ederken ben tüm güzel anılarımı bir bir kaleme alacaktım. Çocukluğum birçok mahallenin İzlerini toplaya toplaya geçti. Beşkardeşin en büyüğü olmak ihtişamını yaşamak sadece kendi dünyamda bana münhasır oldu. Sert kışların ayazları gibiydi çoğu zaman yaşam bana göre… Ama ben bir yolunu bulup hep kendi penceremden bakarken tüm camı silerdim.

Zor zanaat ti tabi bu çoğu zaman, en mutlu olduğum bile olsa bu an…

Birden aklıma ada da geçirdiğim günler düştü. Yazların en mutlu günleri hafta sonlarının dayanılmaz eğlencesi her sokağını karış karış içine çektiğim, babamın ilk İstanbul’a geldiği yeri ciddiyetle incelediğim anlar ve benim bu ciddiyete bir anıda kendimden eklemem pek bir hoşuma gitti. Kayalıkların en tepesine çıkıp denize dimdik bakıp seyre dalmak çok hoşuma giderdi… Ah kuzenim beni eğlendiren yegane insan…

Birden bire bu kadar mutlulukla düşündüğüm şeyler bir hüzün silsilesi içinde gökyüzüne uzanarak son buldu… Evet, bir küçük taş buldum onu usulca alıp cay tabağının içine bıraktım. Küskün değildim… O küçük hoyrat anılarım olmasa olmazımdı. Şimdi küçüklüğüm pişecek yemeğin içinden ağıza geldiğinde ne çok acı yükleyecekti kim bilir… O yüzden sustum…

Annem canım benim örgüsünü bir kenara bırakıp yanıma geldi

-içine biraz da şehriye katalım mı? Dedi…

Hiç ses çıkmadı benden. O konuşmasına devam ederken ben yine kendi dünyamda ılık ılık dolaşıyordum. Ses etsem tüm anılarım dağılacaktı… Bense dağılsın istemiyordum sustum.

Bir gün o yıllarda hiç unutmadığım şu anda ise yarım yamalak hatırladığım bir anım düştü aklıma… Canım annem bir çiçek vermek için hiç yapmadığımız bir şeyi yaparak gül çalmaya gitmiştik… Evet, tam da tabiri buydu… Hem de izinli sokağa çıktığımız kısıtlı zamanın aralığında… Annelerimize birer gül dalı getirmek için o civarın en büyük bahçesine gidecektik. Hep bahsi gecen kocaman köpekleri bulunan büyük koskocaman bir bahçeye… Üçkardeş bu fikri benimseyip o kısıtlı zamanda bir an önce eve dönmek çabası ile üst mahalleye yola cıktık. Tellerden geçecektik… Bir tarafı havaya kalmış bir tel aralığından hepimiz tek tek geçip bahçeye girdik ve işte o bahsi gecen köpekler daha bir gül bile koparamadan ortaya çıkmışlardı... Tepsideki pirinç taneleri gibi etrafa dağıldık. Kimimiz bahçenin içinde bir yerlere, kimimiz tel örgülerin dışına… Köpeklerden kaçtık da içerdekiler… Çok tedirgin bekleyişteydik… Herkes kardeşini bekliyordu. Bende… İki kardeşim içerde kalmıştı. Tek tek geliyordu çocuklar köpeklerin havlamaları beş mahalle öteden bile duyulur gibiydi… Kardeşlerim gelebildiler, heyecanla yaşadıklarını anlatıyorlardı… Biri çukura girmiş saklanmış, diğeri de bir şekilde ortadan kaybolmuş köpekleri atlatıp kaçmayı başarmışlardı. Herkes yanındakini tamamlıyordu ama bir sorunumuz vardı… Arkadaşımızın kardeşini işte o kocaman köpeklerden biri ısırmıştı… Kırk gün kuduz iğnesi olmak zorunda kaldı.

Annem kızmış mıydı pek anımsayamadım. Kızsaydı da haklıydı. Sokağa kısacık bir süre için çıktığımız bir anda onun sözünden çıkmamız onu üzmüştü sanırım. O yüzden olayın bu kısmı aklımda hiç iz bırakmamış, tek bildiğim ve bu yaşıma rağmen tek iz bırakan annemin sözünden çıkmamam gerektiğiydi! Ne zaman sözünden cıksam hep kötü bir şey olurdu.

Babam… Babamın sözünden çıkmak demek onun demokrasisini ihlal etmem demekti. Oysaki hep onun sözünden çıkmaya meyil ederdim. Şimdi sorsalar çıkar mısın diye, babamın en anlamlı sözü gelir aklıma… Gülerek anlattığım fakat her daim doğruluk taşıyan. Sanırım yine babamla inatlaştığım bir konuda ona dönüp – baba sen hep demokrasiden bahsediyorsun ama bu hiç demokratik değil!

Ve babamın bana cevap olarak verdiği ‘Bizim evde demokrasi benim’ sözüyle bitmesiydi. Şimdi tek anladığım şey bizi korumak olan gücünü korkularını, dizginlemeye kullanmasıydı. Yıllar sonra yaşadığı pişmanlıkları dile getirdiğinde bende derin iç çekmeler haricinde hiçbir iz bırakmadığını fark ettim.  Çünkü hep bir yolunu bulmuştum babamı ikna etmenin… Zaman onu da, beni de törpülüyordu.

Bu pirinçler nede çokmuş… Ne de farklı… Hepsini uzun uzun ve tek tek anlatmak istesem olur mu acaba?

Yeni öğrendiğim bir şey var, belki de hep yaptığımdı, Vaz geçmem mi gerekti acaba… Yo yo, doğru yerde kullanmayı öğrenmem gerek… Belki de başkalarının aklında kendi fikrimle dolaşmamalıydım. Düşünsene ne çok pirinç var şu tepside… Hepsi de darmadağın… Ya biraz önce nasıllardı? Bir bardakta hep iç içe…

Radyoda ince keman ney taksimi, çay tabağımda beş on tane taş ve elimde bir tepsi pirinç… Yerimden doğrulduğumda ne çok mutlulukla karışmış anı, şimdi hepsini alıp bir kase su içinde yıkayacağım… Evet, annemi dinlemeliyim… Biraz şehriye katmalı içine, bulgur sever bizler için…


                                                                                                      Aslı YILMAZ