Gazete Tiyatroterapi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

Ben sizin nereden 'sen'iniz oluyorum...

Ben sizin nereden 'sen'iniz oluyorum...

Tarih 21 Eylül 2013, 09:48 Editör

Yazı Radikal gazetesinde Murathan MUNGAN tarafından kaleme alınmış. Arkadaşım Cemal ARTÜZ arşivinden ulaşıp iletti paylaşmak istedim...


                  Ben Sizin Nereden Seniniz Oluyorum?

 Sahi, ben, siz'in nereden sen'iniz oluyorum da, daha tanışır tanışmaz bana, "sen" diye hitap ediyorsunuz? Hem, bu kadar kısa süre içinde, sizin, seniniz olmak için ne yapmış olabilirim?

Memleketin bunca önemli ve ciddi sorunu karşısında, epey hafif kaçan bir konuya sayfa ve zaman istediğim için, bağışlamanızı dilerim. Aslında memleketin bütün sorunları aynı "çilenin" yumağı olduğu için, "diyalektik bilen kişiler" olarak beni anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. İlk kez karşılaştıkları bir kişiye, tanıştığı ilk üç dakika içinde "sen" diye hitap edenler; bunu, duruma göre içtenlik, harbilik, kuraltanımazlık, burjuva değerlerini reddetmek, çağdaşlık, modernlik, yırtmışlık zannedenler, yazının geri kalanını okumasalar da olur; bunca yıldır öğrenemediklerini, bir tek yazıyla öğretebileceği mi sanmıyorum. Hayır, asla kendime güvensizliğimden değil; ben, "o kadar büyük bir yazar" olabilirim, ama onlar, "o kadar büyük bir okur" olmayabilirler. Yalnızca yazarların büyüklüklerinin konuşulup, okurların büyüklüklerine değinilmeyen bir ülkede, içinde yaşadığımız her şey gibi bu durumu da olağanmış gibi yaşayıp gidiyoruz ya işte, güvenemediğim de bu zaten.
Her neyse, yazının başlığından da anlamışsınızdır, ben, yeni tanıştığım insanların bana "Sen" diye hitap etmesinden hiç hoşlanmam. Ama, bütün hoşuma gitmeyen şeylerin en çok benim başıma gelmesinin de, akıl erdiremediğim bir açıklaması olmalı. Elbette, sonuçta sorun basit bir insan ilişkileri sorunudur. Basit bir sorun, diyerek üzerinden atladığımız birçok şeyin, katlanarak bize daha büyük bedellerle geri döndüğünü, üç koca ihtilal bile öğretemedi bize, ben mi öğreteceğim? Hem toplum olarak, "insan ilişkileri" konusundaki notumuz, niye "insan haklan" konusundaki notumuzdan, ya da uluslararası büyük ekonomi kuruluşlarının verdikleri, içinde çeşitli "b" harflerinin yer aldığı "sallantılı notlardan" daha yüksek olsun ki? İnsanlarla, haklarla, ilişkilerle ilgili hemen her konuda, toplum olarak niye hep bütünlemeye kalıyoruz? Yüzyılın kara tahtasındaki kara listelerden niye adımız hiç silinmiyor sanıyorsunuz? Hep o küçük, küçücük şeylerden başlayan büyük kayıtsızlığımızdan değil mi? Yazarlık niteleyen "kü- çük"lü, "büyük"lü sıfatların hiçbir yararının olmayacağı taş gibi sağır konular bunlar, ama gene de yazmadan duramıyor insan.

 Evet, ben, daha tanışır tanışmaz bana "Sen" diye hitap edilmesinden hoşlanmam, ama bu, ben kibirli, kendini beğenmiş bir insan olduğumdan değildir. "Meşhur bir şahsiyet" ya da "Sevilen bir sanatçı" oluşumla da ilgisi yok bu durumun. Öyle sıradan bir memur, küçük bir esnaf, kendi halinde bir vatandaş da olsam, bunu insanlardan gene de isterdim. Çünkü bu talep, benim uygar bir dünyada insan olma hakkım, kişisel dokunulmazlık hakkım; mahremiyetimi koruma hakkım, insan ilişkilerinde kendime ayrılan bireysel mesafe alanını koruma hakkım. Bir gece yansı, yolda önümü kesivercn bir polisin bana, "Hey sen, kimliğini göster," demesinden nasıl inciniyorsam, yolumu kesen bir okurun da bana aynı teklifsizlikle "sen" diye hitap etmesinden rahatsızlık duyuyorum. Üstelik aynı okurun önünü, aynı polis kestiğinde, benimle aynı rahatsızlığı duymasına karşın, kendisinin nasıl böyle davranabildiğini hiç anlamıyorum. Polisin karşısında değil ama, onun karşısında yalnızlık duyuyorum.
İnsanların size, Siz diye hitap etmesini istemeniz, ilişkide bir rütbe talebi değildir; kendinizi, karşınızdakinden daha üstün gördüğünüz anlamına da gelmez. Yalnızca diğer insanlarla aranızdaki mesafe alanını koruma ve kollamanın ilk sınır işareti anlamı taşır.
Önhazırlıksız geçiliveren bu senli-benli konuşmalara ilişkin yakınmalanma gelen ilk itiraz çeşidi, "Ama samimiyetten öyle deniyor," oluyor. İyi, hoş da daha yeni tanışmışız, niye hemen samimi olalım? Kaldı ki, "samimi olmak" karşılıklı bir rıza işi değil midir? Diyelim ki, siz, benimle samimi olmak istiyorsunuz ama, bakalım ben, sizinle samimi olmak istiyor muyum? Ya da ne derece samimi olmak istiyorum? Taraflardan birinin dayatmasının adı niye samimiyet oluyor? Dahası, "samimiyet", niye başlı başına bir erdem kabul edilerek, hiç gerekmediği durumlarda bile, "tesis edilmeye" çalışılıyor? Bir insan ilişkileri kavramı olarak, "Samimiyet"in bütün ilişkilere terörize düzeyde yaygınlaştırılması, sonuçta bir çeşit "samimiyetsizlik" yaratmıyor mu?

 İkinci itiraz, kendince sosyolojik bir saptayımdan yola çıkarak, bizim milletçe sıcakkanlı oluşumuz iddiasında kendine haklılık temeli arıyor. Kimi durumlarda, hatta çoğu durumlarda, "Buna, 'mesafesizlik' diyebilir miyiz?" diye sorduğumdaysa, karşı tarafta bocalamak bir boşluk oluyor; çünkü, bu sözlükte, maalasef "mesafe" kavramı yok. Mesafe kavramının olmadığı yerde, sahici bir samimiyetten söz edilebilir mi; hatta tersine, her çeşit tecessüs, ısrar, müdahale, dayatma, tasallut, taciz ve tecavüz, kendine samimiyet adı altında meşru bir karşılık zemini bulmuş olmaz mı? Kişi ya da toplum olarak, "sıcakkanlı oluşumuz", başkalarının düşüncelerini, tutumlarını, haklarını, yönelimlerini, seçimlerini, farklılıklarını gözardı ederek, onlara kendi dilimizi, kendi ilişki kurma üslubumuzu dayatmak ve onları bizim gibi olmaya ve davranmaya zorlamak hakkı verir mi? Hiçbir kanın kaynama derecesinin, bu kadar çok şeye hakkı olmamalı bence.
 
 Üçüncü itiraz çeşidi, bir şair ve yazar olarak, benim sevilen biri oluşumla, okurlarımın beni kendilerine yakın hissetmeleriyle açıklama zemini buluyor. Bence aynı mantığı burada da devreye sokmak gerek: Siz, beni kendinize yakın hissediyor olabilirsiniz, çünkü beni yazdıklarımdan tanıyor, seviyor olabilirsiniz ama, peki, benim sizi kendime yakın hissetmem için bir neden var mı? Öyle ya, ben sizi tanımıyorum bile! Benim yazdıklarımı seviyor olmanız, niye benim tarafımdan sevilme hakkını versin ki size? Sevmek ne kelime! Biraz yakından tanısam sizi, belki gıcık bile olacağım, ne biliyorsunuz?

Buradaki asıl sorun, elbette çok daha geniş çaplı bir "seven- sevilen" ilişkisinin aritmetiği üzerine kurulu. Sevdiklerimiz tara fından sevilmek isteriz elbet, bu çok anlaşılır bir şeydir. Ama, bütiin insanlık tarihi, ham duygularımızı işleme, onlardan bir üslup yaratma tarihidir bir bakıma. Sevdiğimiz tarafından sevilmek istiyorsak, ilişki kurmayı, karşılıklı bir dil tutturmayı da öğrenmemiz gerekmez mi? Niye karşı tarafı kendi dilimizle konuşmaya zorluyoruz? Niye onun davranış dilinin ne olduğunu anlamaya çalışmıyoruz? Sevmek başka şey, ilişki kurmak başka bir şeydir. İlişki, tek başına bizim sevgimizin şiddetiyle değil, iki kişinin ortak sözcükleri ve değerleriyle kurulur. İlişki, toplumsal bir şeydir. Belki inanmayacaksınız ama, karşılıksız aşk bile toplumsal bir şeydir.
Dördüncü bir itiraz çeşidi var ki, galiba bana bu yazıyı yazdıran biraz da bu. Bu itirazın zemininde, her koşulda herkesin eşit olduğu görüşüne abartılı bir inançtan kaynaklanan entelektüel bir laubalilik; insan ilişkilerinde görünen ve görünmeyen her çeşit iktidarın gündelik yaşamda böyle sıfırlamalarla yıkılacağını sanan, karşısındakine, "Siz" demeyi, bir eksilme olarak gören, yalnızca kendinden üstün durumda olana, patrona, müdüre, amire yaranmak gibi anlayan, sözde otorite karşıtı sığ bir eşitlikçilik anlayışı yatıyor. Yalnızca, ast-üst esasına dayanan dikey ilişkiyi öğrenip de, aynı zeminde duran figürler arasındaki yatay ilişkilerin nasıl kurulacağı üzerine hiç düşünmemiş kişilerin, tüm ilişkileri tek bir düzeyde nötralize eden dar anlayışı bu.

 Şimdi burada biraz soluklanalım, bu son itirazın arka planına bakmaya çalışalım. Çünkü burada, basit bir "Sen-Siz" ilişkisi değil, yeni bir dünya tasavvurunun güdük yorumlarla gündelik hayatta kayba uğrayışının ipuçları var. Bir hitap sözcüğü olarak, Siz'in kullanım alanında, elbette, hiyerarşik, dikey bir ilişkilenme de söz konusudur. Sahiden kişi, yaşça kendinden büyüğüne kimi zaman saygıdan, ya da konumca kendinden büyüğüne zorunluluktan, diyelim ki, öğretmene, amire, müdüre, patrona, yöneticiye, Siz, diye hitap eder. Bu Siz'le, onun konumunu tanımış olur. Ama buradaki Siz, "formel" bir sizdir; burada iktidar ilişkisi dile içkindir ve açık biçimde görülür. Gündelikteki kullanımıysa sınırlıdır. Asıl gündelikte yay gın olarak kullanılması gereken Siz, insan ilişkilerinde hiyerar- şik, dikey bir örgütlenme, bir ast üst ilişkisi içeren Siz değil, eşit insanlar arasında, yatay bir mesafe içeren Siz'dir. İnsan, yeni tanıştığı, sık görüşmediği, yakını olmayan ya da uzağında tutmak istediği kişilerle, arasında zaten bulunması ve korunması gereken bir mesafenin işareti olarak Siz'i kullanır. Bununla, hem ken¬di alanını korumuş, hem karşı tarafın haklarını tanımış olduğunu belli eder. İnsan ilişkisi, karşılıklı rıza ilişkisidir. İlişkilerde bir konum eşitliği sağlanmak isteniyorsa, bence anahtar kavram, "karşılıklı rıza" olmalıdır. Eşitliğin, demokrasinin iki kişi arasında başladığının ilk işareti, yalaka bir senli-benlilik değildir; tersine, asıl akranlık ve eşitlik, birbirlerinin alanlarını, haklarını, bireyselliklerini tanıyan; karşı tarafın dilini, üslubunu anlamaya çalışan bir tutumla sağlanır.


 İnsan ilişkilerinin en doğal, en yalın hali, köylülük değildir. Bence bazi samimiyet teröristleri, doğaya yanlış yerinden dönüyorlar. Evet, köylüler, "Siz" demezler, köylülerde "Siz" yoktur. Siz, insan ilişkilerinin tarih sahnesine, aristokratlar ve burjuvalarla birlikte çıkmıştır. Ama insanlık tarihi böyledir, her tarihsel dönemin bize bıraktığı zenginliklerle evrilir. Köylülük, olunması ya da dönülmesi gereken bir şey değil, aşılması gereken bir tarihsel kategoridir. Evrimin doğru yerinde durarak, doğal, yalın, içten olabilmektir asıl çağdaşlık ya da 'yırtmışlık"; gerisinin adı, çiğliktir, hamlıktır, olmamışlıktır.

Siz'in kendinize, Siz diye hitap edilmesini istemeniz, bunu, salt bir ast-üst ilişkisi olarak görenlerin, kolaycılıkla, sizin bir çeşit üstünlük ya da iktidar kurma arzunuz, diye tanımlanabiliyorsa da, yakından bakıldığında, asıl bu kişilerin tersinden bir hiyerarşi ve iktidar peşinde oldukları görülür. Bence, asıl riya buradadır. Bu kişiler, hiç emeksiz ilişki kurmak ya da akran olmak istemektedirler. Diyelim ki, herkesin onca sevdiği, saydığı, hayran olduğu birine, uluorta "Sen" diye hitap ederek, kendine ve herkese, o kişiye ne kadar yakın olduğunu, onunla ne kadar samimi konuşabildiğini, ya da onu hiç iplemediğini göstererek, başkalarının gözünde rütbe kapmaya çalışırlar. Onun "üzerinden" kazandıkları bu "zaferle" güdük egolarını tatmin ederler. İnsanın, sevdiği kişiye, bir marka muamelesi yapması, onu nesneleştirmesi ve kullanması demektir. Bu da sevmeyi, ilişki kurmayı, Önem vermeyi, hayran olmayı, sahiplenmeyi, hatta reddetmeyi bile bilmeyen bir toplum oluşumuzun bir başka hazin örneğidir. Bu kişilerin, daha ilk adımda "sen" diye hitap etmelerinde, tez elden samimi olma gayretlerinde, içtenlikten, sevgiden, sahiplenmeden, yakınlık duymaktan çok, bir an önce ele geçirmek, fethetmek, tüketip üzerinden atlayıp geçmek arzusu görülür. Sizin üzerinizden bir çeşit iktidar ve fors kurmaya çalışan bu kişileri sezip önlerini kestiğinizdeyse, oyunları bozulduğu için, bu kez de sizi, kendini iktidarmış gibi görmek ya üstünlük kurmak istemekle suçlarlar. Aslında, kapalı devre bir durumdur bu; nasıl davranırsanız davranın, hiçbir koşulda kurtuluşunuz yoktur.
Sen demişsin, siz demişsin bu kadar önemli mi ya, diyenlerin hayatta neye önem verdiklerine bu gözle bir bakın! Gündelik bozgunlarımızın karşılıksız olmadığını göreceksiniz.


Ocak 1998                                                                                   Murathan MUNGAN


Radikal Ikl'nin 15 Şubat 1998 tarihli 71. sayısında yayımlanmıştır.

Teşekkürler Cemalcim (ARTÜZ)


Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Tiyatroterapi'den

Tiyatroterapi yeni döneme hazır...

Tiyatroterapi yeni döneme hazır... Beykoz Vakfında doğan ve yaklaşık 20 yıldır yaşamını bu mekanda sürdüren Tiyatroterapi bir miktar daha bireysel ç...

Anadol... Bir efsane... Ve ilk yerli Otomobil

Anadol... Bir efsane... Ve ilk yerli Otomobil Türk otomotiv tarihinde sarsılması güç bir yere sahip... 30 yılı aşkın bir süre önce üretimi sonlandırılmış olmasın...
 İSTANBUL Hava durumu

GALERİ


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi