Gazete Tiyatroterapi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

Çocuklarımıza şöyle diyebilsek..

Çocuklarımıza şöyle diyebilsek..

Tarih 13 Eylül 2016, 07:50 Editör

Okullar açılıyor... Ekte uzuuun bir yazı var. Üstelik zmanı geldikçe tekraren yayınlıyorum. Okumak isteyen için uzun olması, okumaya niyeti olmayan için kısa olması farketmez... Bence okuyun



Çocuklarımıza şöyle diyebilsek...

Yavrum, evladım… Yaşam gittikçe daha çok çalışmayı gerektiriyor. Kendine ek özellikler katmalısın. Çünkü sevimsiz bir yarışa gireceksin ve bu yarışta bazı artıların olmalı… Bu yüzden haftanın altı günü çok çalışmalısın. Bu elbette zor bir şey… Ancak mesela Cumartesi gününün öğleden sonrasını tamamen kendine ayır… Ne yapmak istiyorsan yardımcı olalım, Elimizdeki olanakları değerlendirelim ve seni dinlendirelim. Böylece sonrasına yeniden dinlenmiş ve güçlü başlayabilirsin. Ayrıca kendine ait zamanın oluşu ve zamanı beklerken yapığın her şeyi daha iyi yapabilirsin… Öyle ya… Kendine ait zamanın var… Kendine aaaait.

Konumuz eğitim… Tam da sırası. Herkes bir yerlerde bir şeyler söylüyor… Televizyonlar uzmanlardan geçilmiyor . Anlatılıyor anlatılıyor… Dinleyenin asla ilgisini çekmiyor. Yazılıyor yazılıyor… Okuyan yok.

Neden?

Çünkü biz biliyoruz… Bilirken başkasından dinlemeye gerek var mı?

Ya da ’Ben bütün bu bilinenlere inanmıyorum… Kendi doğrularımı uygulayacağım…’ deniliyor. Bu da doğru… Niye olmasın bu herkesin hakkı…

O zaman, ben de yazacağım… Uzman görüşü değil, yaşadıklarımdan derleme… Belki öneri…

Bunu da mı okumayacaksınız?

Okusanız hoş olurdu… Çünkü ben yazmış bulundum bir kere… Oldukça da çok emek verdim… Yine de siz bilirsiniz.

Eksiklerle yaşamaya mecbur muyuz…

Hastasınız… Doktor, evet falanca hastalıktan muzdaripsiniz… Size bir çok ilaç vereceğim ancak tamamen iyi olabilmeniz için dışardan takviye almalısınız. Ne alacağınız ve nasıl alacağını ise tamamen size bağlı… Yanlış tedavi… Ölüm… O, insanın fıtratında var.

Arsanız var ve bina yaptıracaksınız. Size düşen her şeyi yaptınız… Mimar ve mühendis geldi. Dört katlı binayı yaptılar ama hiç bir katta tuvalet yok, Bu ne? Mutfaklara da su bağlanmamış. Kıyamet koparıyosunuz ama ne fayda… Mühendis size eksiği kendiniz tamamlayacaksınız diyor. Neden? diyorsunuz sistem böyle diyor… Usta arıyorsunuz, iyi bir su tesisat ustası var… Geliyor ama borularınızı tavandan götürüyor. En doğrusu buymuş. Bir diğeri gelip bütün tuvaletleri bodruma yapıyor… Böylesi teknik olarak daha iyiyimiş. Pardon, hangi teknik? Bizim tekniğimiz diyor. Çünkü en iyisi biziz…

En üst katta oturan babam? O sizin meseleniz

Alt kattaki çocuklu aile? O da tercihini istediği gibi kullanabilir. Örneğin kendine ait bir tuvalet yapabilir.

Siz niye yapmıyorsunuz? Bu sizin işiniz değil mi? Doğru ama sizi tümden etkisiz eleman yapmaya gönlümüz razı olmadı…

Turizm firması yaz tatilinizi Finlandiya’da planlamış… Kış içinse Brezilya seçilmiş… En iyi kayağın orda yapılacağı düşünülüyormuş. Yürüyüş turunuz Kenya’da. Yüzme etkinliğiniz için ise güney Çin seçilmiş. Deniz olmadığını iddia etmeyin var elbette… Biraz uzak olabilir bu doğru…

Haydi, bu anlattıklarımı alttaki anlattıklarıma bağlayalım…

Okulların açılmasına bir kaç gün kaldı.

Hatta bazıları açıldı ama çoğunuz ya okul arayışı içinde ya da kayıt yaptırdığınız okul konusunda mutlu değilsiniz.

Milli Eğitim’in şu anki halini anlatmak … Bu pek benim konum değil, zaten herkesce malum.

Eğitim sistemimizi dersanelerden kurtaracağız derken mevcut okullar dershaneye, dersaneleri okula dönüştürdük.

Eğitim ve öğretim amaçlı okul anlayışı artık bir bilinmez kavram. Okullar sınav odaklı da, ortada sınavla girilen o seçkin Anadolu liseleri yok. Bir kaç okulu saymazsak sıradan liseler oldular. Yabancı dille eğitim mi?… Hayal bile etmeyin. Ancak amacınız ‘Sadece üniversiteli olmak’ ise… Benim yanıtım yok. Çünkü böyle bir şey olmaz.

‘İnsan odaklı eğitim…’ Derseniz, biz ‘kuş’mu dedik cevabı alabilirsiniz.

Devlet ve bizler, bir yandan çocuklarımızı sınavlardan, dershanelerden kurtarmalıyız diyor, bir yandan da onları sınav bataklığının derinliklerine atıyor, sürekli yarıştırıyoruz.

Yarışmak medenice olduğu sürece iyidir. Ancak karşısındakini ezmek, yok etmek hedeflenirse vahşi bir çarpışmaya dönüşür… Bu da kazanmak için her türlü yöntem mubahtır düşüncesini oluşturur.

Sanırım biz buna doğru gidiyoruz.

Ezberletmemeli, öğretmeliyiz… Hani, ‘balık verme, balık tutmayı öğret.’ Basit ama yaşamsal felsefede olduğu gibi… Bunun için de, cevabın değil, kavramın önemini anlatmalıyız. Ama biz sürekli test, hatta geçmiş yılların çıkmış sorularını çözdürerek cevapları ezberletiyoruz.

Sonra hayat test cevaplarına benzemeye başlıyor

– Bu duraktan hangi otobüs geçiyor?

– 125/B…

– Şirinntepe’den geçer mi?

– 125/B geçmiyor…

– Peki, hangi otobüs geçer?

– Bilmiyorum ben sadece 125/B’ yi kullanıyorum.

– Bilmek zorundamıydınız?

– Hayır.

– Bilebilir miydiniz?

– Evet…

Bir araştırma… Kamera karşısında soru soruluyor…

– 6 kere 9…

– Eee bilmiyorum.

– Yetmiş iki…

– Altmış dokuz, altmış dokuz… Bizim bir matematik hocası vardı, çok sert bir kadındı… Öldüyse allah rahmet eylesin… O, derdi ki… Ne zaman altı kere dokuz derlerse altmış dokuz diyeceksiniz… Unutma bak altı kere dokuz… Altı vee dokuz. Ah Mevlude hoccam… Buradan cennete selam gönderiyorum…

– Altı kere dokuz?

– Bilemem ben dil okuyorum. İngilizce…

– Peki bunu ingilizce olarak nasıl sorarsınız?

– Sormam ki niye sorayım?

– Altmış bir altmışbir… Altı kere on yetmiş, dokuz çıkar altmış bir… Benim matematiğim dokuz du… babam okutmadı…

Tabii ki doğru cevaplar değil, yanlış cevaplar seçilmiş… Ama bu bile facia…

En iyi okul hangisi?

‘En iyi okul’ diye bir şey yok… ‘Doğru okul’ denmeli.

İyi ve doğru okulları yöneticisi, beraberindeki kadrosu oluşturur. Bu gün muhteşem kadrosu olan bir okul, bir yıl sonra tayin fırtınası yaşar, sıradanlaşır. Bina önemlidir ama en önemlisi değildir

Peki doğru okul hangisi?

Çocuklarımız, onları gözlemleyen, yeteneklerini keşfedip, onların gelişmesine katkı sağlayacak, bilimsel pedagojik, özellikle de sosyal açıdan da gerekli donanımı kazandıracak ve bir genç olduğunu unutmayacak okullarda okumalılar da… Onlara en büyük kötülüğü ve maalesef iyilik olsun diye, önce devlet, sonra da biz ebeveynler yapıyoruz… ya da şöyle desek mi? Yeteri kadar yardımcı olamıyoruz.

Orta öğretimde çocuğunuzun yetenek ve ilgi alanlarını değerlendirip hangi alanda severek çalışacağı, dolayısıyla başarılı olabileceği dal bulunmaya çalışılmalı. Bazen zorlamadan eğip bükmeden branş yönlendirmesi yapılabilir ancak asla kişiği ile zıt olmamalı… Bu konuya pek özen göstermiyoruz. Sonrası sıradan bir mezuniyet, bir diploma…

Elde puan okul arayışları… ‘Puanım şuraya yetiyor yaşasın’ durumları… İktisat isterken Arkeoloji, Arkeoloji düşünürken Biyoloji ihtısası… Sevmeden yaşanılanlar ve sıradanlık…

Maalesef yüksek okullar kolay girilebilen kolay mezun olunabilen kurumlar haline geldi. Kolay girilmesi çok iyi tabii, ama kolay mezuniyet… Bu yetersizlik oluşturuyor ve bu yüzden mezunlarda diploma adresi önemini kaybetmeye başladı.

Ülkemizde bir diploma değerlendirmesi de yapılamıyor… Demek istediğim hangi uzmanlara ne kadar ihtiyacımız var, hangi diplomaya kadro yok bir türlü bilemiyoruz. Bu yıl moda hangisi onun peşine gidiliyor gibi… Sonraki yıl trend farklı… Bazı bölüm kadroları boş kalırken bazılarının kapısında kuyruk… Tabii mezuniyet sonrası ihtiyaç fazlası diplomalar… Mühendis AVM kapısında güvenlikçi, ya da sözleşmeli askerlik peşinde… Öğretmen… İhtiyaç çok, mezun çok, tayin… yok. Konu içler acısı… Anne babalarda ‘Ne çabalarla okuttuk… Dört yıllık bölüm bitirdi ama işsiz’ söylemi, dolayısı ile üzüntüleri…

Okul bitince?

Günümüz dünyasında, nereden mezun olduğunuzdan çok, kişisel donanımınıza bakılıyor. Hangi sınavda kaçıncı olduğunuza değil, neleri bildiğiniz, neleri yapabildiğiniz, neleri nasıl çözebildiğiniz, çok daha önemli hale geldi. İnsani ilişkilerinizden görünüş ve sunumunuza kadar çok detaylı özellikleriniz inceleniyor.

Gelin üst düzey bir kurumun Ar-Ge müdürü ve bölüm personel alım görüşmelerini kendi yapan bir uzmandan bazı notlar aktaralım.

– Temel olarak kişinin hangi okuldan ne şartlarda mezun olduğu ya da nasıl bir akademik yaşama sahip olduğu şüphesiz önemli. Ancak bizim savunduğumuz notların ya da bu akademik başarının her zaman gerçek başarıyı garanti etmediği… Çünkü başarı dediğimiz olgu ya da en basitinden bir iş ortamı dahilindeki başarı bir çok faktöre bağlı bir olgudur.

Örneğin insan ilişkileri, diğer insanlarla olan iletişim, zaman yönetimi, düzen, organizasyonel yönetim becerileri bunlardan sadece bazıları. Üst düzey bir akademik başarıya sahip olduğu halde insanlarla iletişimi zayıf olan kişinin iş ortamında belki o kadar da akademik anlamda başarılı olmayan ama daha iyi ilişkiler kuran bir kişiye karşı daha zayıf kalacağı muhakkaktır. Aynı şekilde zamanını doğru kullanamayan, odaklanamayan ya da yeterli yönetim becerisi olmayan bir kişinin özellikle iş hayatında diğer özelliklerinden bağımsız olarak sıkıntı çekmesi yine çok muhtemeldir.

Hayat, insanlar üzerine kuruludur.

İnsanlarla olan her türlü iletişim, insan yönetimi, varolan insan gücünün doğru kullanımı gibi tüm faktörler bizi başarıya ya da başarısızlığa götürebilir. Dolayısıyla belki eğitim sistemimizden belki de kültürümüzden gelen öne çıkmış akademik ya da okul başarı olgusu biraz fazla abartılmış olabilir.

Bu tabi ki, bunun önemsiz olduğunu söylemek değildir. Ancak bunun kişilik özellikleri ile desteklenmesi gerekliliğidir.

Biraz daha canlı bir örnek verecek olursak: İşe alım sürecinde, özgeçmişi ile tüm yöneticileri etkileyen bir aday düşünün. Lisans ve yüksek lisans eğitimi, yurtdışı tecrübesi, birkaç yabancı dil bilgisi, genç oluşu gibi özellikler. Yöneticinin kafasında bile hemen “evet, olabilir, hatta olmalı da, hemen çağıralım” oluşur. Halbuki kişi geldiğinde oldukça çekingen, yeterince motive olmayan bir durumdadır, kendini ifade etmekte sıkıntı yaşar ve hatta servis güzergahından 5 dakika yürüme mesafesi uzağında oturduğunu ve bu yüzden servis güzergahının değişip değişemeyeceğini sorabilir.

Bu soru ve benzeri soruların da gelmesi ile eşsiz gözüken özgeçmiş, adayın ikinci görüşmeye bile çağrılmamasına sebep olur. Çünkü temelde işveren öncelikle kendisi için en uygun adayı arayacaktır. İşin tanımı diğer insanlarla iletişimi gerektiriyor ise ki nereyse insanlarla ilişki gerektirmeyen iş yoktur, bunun altından kalkabilecek sosyal yapıyı oluşturmuş bir kişi ister, gerektiğinde kurullar karşısında kendine güvenen bir şekilde sunum yapabilecek biri ister, sorunlara karşı ayakta durabilen, diğer insanları idare edebilen, zamanını iyi kullanabilen bir kişi ister.

Bunların hepsinin anlaşılması belki çok kolay olmayabilir, ama kendini öncelikle bu açılardan geliştirmiş, kendine güvenen, insan ilişkileri iyi, kendi ile barışık, konuşmasına önem veren, dinlemesini bilen, kendini, duygularını doğru ifade edebilen bir insan her zaman öne geçecektir. O noktada diploması ve belki notları bu işin süsü de olabilir ama ilk önce aranan şartı olmayacaktır. Uzman görüşü böyle…

Aranan kişi olmak, belki bir çalışan olarak, belki bir iş arkadaşı olarak, belki bir yardımcı olarak öncelikle insanın kendini ne kadar tanıdığı ve kendini sosyal açıdan ne kadar geliştirdiği ile alakalıdır. Burada her türlü faktörü doğru görmeli ve doğru yorumlamalıyız. Bazen bir faktörün fazlasıyla üzerine gitmek, örneğin akademik başarı gibi, diğer faktörlerin gelişmemesine hatta hiç oluşmamasına sebep olabilir. Bunların hepsini göz önünde tutarak dengeleri korumalı ve sosyal bir varlık olarak bizi sosyal açıdan geliştiren, kendimizi tanıtan, özgüvenimizi geliştiren, içimize ayna tutan, iletişimimizi geliştiren tüm faaliyetlere birer vazgeçilmez olarak bakmalıyız.

Pekii, temel olarak neler atlanmamalı?

Pek çok şey… ya da hiç bir şey… karışık gibi mi? Değil… Bu gün her anlattığımı hem detaylı hem örnekli anlatacağım.

Evlilik kurumunda genellikle kadın erkekten bir kaç yaş küçük olmasına rağmen erkekten çok daha çabuk yıpranır. Bu gün işi vardır… Yarın da işi vardır… Cumartesi Pazar hiç bir iş terkedilemez… Pazartesi elbette aynı işler yapılacaktır. Anne olunca iş ikiye, çalışan kadınsa, iş üçe, çalışan anneyse iş beşe katlanır. En iyi niyetli koca bile işin yüzde yirmisini dahi halledemez. Vücüt tükenir, sinir sistemi tükenir, hayatın tadı kaybolmaya başlar.Sebep ‘iş’ değil ‘Aralıksız iş’ dir.

Çocuğunuz için haftanı beş günü okul, Cumartesi kurs, dersane, dil kursu, zoraki sosyal etkinlik, Pazar ödev, test, odanı topla… Pazartesi okul beş gün sonra? Sonra yine aynı şeyler… sonrası Pazartesi. Yaz geldi…Belki tatil belki iş… Denizden sonra test çözülecek işten sonra da…

Örnekler çoook fazla…

Çocuklarımız çalışmadan etkinlikten okumaktan kaçmazlar ancak bizim ayarımız yoktur.

Biz gelin çocuklarımız için neler yapabiliriz kısmına geçelim.

Kendi gençlik hatalarımızın ya da bize yaşatılanların bedellerini farketmeden çocuklarımıza ödetmeye kalkarız.

Her kız çocuğu bale eğitimine gönderilmek istenir. Çünkü anne çok istemiş ama gönderilmemiştir.

Her enstrüman çalmak isteyen çocuğun eline gitar verilir. Trompet… diyecek olursa? gitar iyidir gitar…

Yüzme isteyen basketbola, tenis düşünen voleybola, futbol hevesi varsa, aaaa kız kısmısı ne işi var…

Okumuyor deriz de bir kez bile önünde kitap okumamışızdır…

Yap dediklerimizle yaptıklarımız çelişir, yapma dediklerimizi kendimiz yaparız…

Esas önemli yargı, benden iyi mi bileceksin? Aah ah bizim zamanımızda… Nankörlük etme çırak veririm haa…

– Yahu hep biz mi hatalıyız?

– Evet… Elbette

Çocuklarımıza şöyle desek

Yavrum, evladım… Yaşam gittikçe daha çok çalışmayı gerektiriyor. Kendine ek özellikler katmalısın.Çünkü sevimsiz bir yarışa gireceksin ve bu yarışta bazı artıların olmalı… Bu yüzden haftanın altı günü çok çalışmalısın. Bu elbette zor bir şey… Ancak mesela Cumartesi gününün öğleden sonrasını tamamen kendine ayır… Ne yapmak istiyorsan yardımcı olalım, Elimizdeki olanakları değerlendirelim ve seni dinlendirelim. Böylece sonrasına yeniden dinlenmiş ve güçlü başlayabilirsin. Ayrıca kendine ait zamanın oluşu ve zamanı beklerken yapığın her şeyi daha iyi yapabilirsin… Öyle ya… Kendine ait zamanın var… Kendine aaaait.

Aman ‘Ne yapmak istiyorsan’ kısmını atlamayalım ve bunu ne istersen yapabilirsin olarak tercüme etmeyelim.

Ne kadar güzel ve doğru olur değil mi…

Hele sosyal etkinlik derken tiyatro çalışması isterse çocuğunuz… İster tabiii… Çok da iyi olur.

Bakın o zaman neler katılabilir hayatına… Sayalım mı?

Öncelikle çocukların zihinsel becerileri geliştirilmelidir.

Tüm beceriler birbirleriyle ilişkili olduklarından başka becerilerin gelişmesine temel oluşturmaktadırlar.

Çocukların düşünme, sorgulama, yargılama ve değerlendirme becerilerini geliştirmenin önemli araçlarından biri sosyal etkinlik içinde olmalarıdır. Birlikte üretmek katılanlara dayanışmayı, birlikte yaşamanın gerektirdiği sorumluluğu sağladığı gibi kişiliğinin oluşmasını ve gelişmesini sağlar. Özgüveni geliştirir. . Kız ve erkeklerin birlikte çalışmasıyla cinsel sağlıksızlığı, tutarsızlığı ve saygısızlığı önler. Ayrıca, tüm sanat dallarına ilgiyi sağlar, dilini tanıma ve kullanma becerilerini geliştirir. En önemlisi insana insanı tanıtır. Ortak komplekslerimize bakış uzatarak sağlıklı olanı görmek, düşünce olgunluğuna ulaştırmak ve aşama yapmasını sağlamak gibi destekler de sağlar. Önemli olan gelişen çocuğun aklını ve yüreğini olgunlaştırmaktır.

Bunun için yaptıklarım şöyle

Bu eğitimlere katılan öğrencilerim düşünmeyi her türlü etkinliğin içine sokabilmektedirler. Bu sayede bilgilendirmeyi değil , bilgiyi bulmasını sağlayabiliyorum.

Öğretmek yerine düşündürmeye , sorgulatmaya çalışıyorum.

Anlamaya yönlendirerek mevcut bilgileri ile yeni bilgilere ulaşmasını sağlamaya çalışıyorum.

Bu gelişmeleri sağlayabilmek için çocukları konuşmaya özendiriyorum.

Her çocuğun kendini rahat hissedebileceği eğitici ve öğretici ortamı sağlıyorum,

Yaş ve beceri ayrımı yapmaksızın katılımlarını sağlamaya çalışıyorum,

Yanlış bir şey söylemek ya da sormaktan korkmamalarını öğretmeye çalışıyorum.

Bu eğitim programı içerisinde onlara sorumluluk ve yetki vererek birey olduklarına inandırırken asla kaç yaşında olduklarını unutmuyorum.

Onları oldukları gibi kabul ediyor ve sadece o olduğu için değer veriyorum.

Kişiliklerini değil becerilerini değiştirmeye gayret ediyorum .

Çocuklarımı en üst amaçlarına ulaşacaklarına inanıp ve inandırıp başarısızlıklarda tekrar denemeye ikna ediyorum.

Yanlışlardan önce doğruları öne çıkarmaya ve yanlışların doğruyu öğrenmek için iyi bir fırsat olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Belki de en önemlisi eziklik zayıflık , güvensizlik duygularını yok ederek kendilerine haksızlık etmelerine engel oluyorum , Böylece tüm becerilerini ateşliyor, üretmelerini sağlıyorum.

Eğer buraya kadar okuduysanız… E iyi ettinizve umarım çocuğunuz için iyi şeyler olur.

Teşekkür ederim.
Çocuklarımıza


Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Tiyatroterapi'den

Tiyatroterapi yeni döneme hazır...

Tiyatroterapi yeni döneme hazır... Beykoz Vakfında doğan ve yaklaşık 20 yıldır yaşamını bu mekanda sürdüren Tiyatroterapi bir miktar daha bireysel ç...

Anadol... Bir efsane... Ve ilk yerli Otomobil

Anadol... Bir efsane... Ve ilk yerli Otomobil Türk otomotiv tarihinde sarsılması güç bir yere sahip... 30 yılı aşkın bir süre önce üretimi sonlandırılmış olmasın...
 İSTANBUL Hava durumu

GALERİ


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi