Gazete Tiyatroterapi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

Levent ARTÜZ... SONUÇ

Levent ARTÜZ... SONUÇ

Tarih 10 Mart 2011, 10:16 Editör

Maramara denizinin, Fizksel özellikleri, Akıntı sistemleri, Derinlik akıntıları ve Kirlilik konu başlıklarıyla aktarılan yazı dizisinin son bölümü.....

Sonuç:

 

Marmara Denizi genelinde kirlenmeye bağlı olarak yaşanan anomaliler ve kimi kesimlerce bu güne kadar yapılan değerlendirmeler genellikle 1917-1921 yıllarında A. Merz ve 1928'de Möller, L. adlı araştırıcılar tarafından ortaya atılan ve Boğaziçi’ndeki alt akıntının koşulsuz olarak ve sürekli Karadeniz’e ulaştığı varsayımı ile Boğaziçi ve Marmara deniz sularının özümleme kapasitesi konusunda DAMOC (1971) konsorsiyumu tarafından hazırlanan Master Planı ve Camp. TEK. SER tarafından yapılan irdeleme verilerine dayandırılmaktadır.

Marmara Denizi kirlenme açısından limite ulaşmış kısıtlı su alış verişine sahip ve stres altında bir küçük iç denizdir. Atılacak her adımda çok dikkatli olunması gerekir. 1952 senesinde bu güne değin yapılmış olan araştırmalar incelendiğinde, ölçüm ve analizler mevsimsel değerlerin ve zaman içindeki değişimin açıkça izlenebilmesini sağlamıştır.

Bu sonuçlardan Marmara'nın alıcı bir ortam olmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Çünkü esas olarak alınan Camp-TEK-SER raporuna göre ÇO 5 mg/l altında olan bir su kütlesi alıcı ortam olamaz.

Güncel çalışmaların eski araştırmalar ile karşılaştırılması sonucunda; 5,5 mg/l ÇO içeren su tabakasının hızlı bir şekilde yükseldiği ve halen de yükselmeye devam ettiği açık bir şekilde gözlenebilmektedir. İlgili bölümden de incelenebileceği gibi, ÇO miktarı lineer değil expotansiyel olarak azalmaktadır. Halen Marmara'nın hacmine göre çok ince bir tabakada sınır ÇO mevcuttur.

Marmara ve Boğazlarda üç ana tabakanın mevcut olduğu bilinmektedir;

l. Akdeniz'den gelen en alt tabaka ki, en derin yerden 75m'ye kadar olan ve % 0,38 tuz içeren temperatürü 14,2°C olan ve Çanakkale'den Boğaziçi’ne kadar olan mesafeyi 2,5 ay sürede kat eden su tabakası.

2. 75m kütle üzerinde 8-10 m kalınlığında karışım tabakası.

3. Bunun üstünde % 0,16 ve % 0,22   tuzluluğu olan, temperatürü mevsime göre 6-21 °C arasında değişen ve Karadeniz’den gelen su kütlesidir.

Her ne kadar üst ve alt tabaka sularının yoğunluk farkları neticesinde birbiri ile karışması güç görünürse de, arayüzey içinde :

a) Akıntı hareketleri,

b) Akıntının karşılaştığı topoğrafik yapılar,

c) İç met-cezir olaylarının yarattığı ondülasyon hareketleri

ile alt tabaka üste kadar çıkabilmektedir.

Ayrıca gene topoğrafik ve meteorolojik nedenlerle iki akıntının  alt üst olması mümkündür (Upwelling).

Alt akıntı, Karadeniz ve Akdeniz arasındaki yoğunluk nedeniyle alttan Karadeniz’e hareket etmektedir. Boğaziçi çıkışında bir Karadeniz boğaz eşiğinin varlığı ve 50m'lik bir

yüksekliğinin mevcut oluşu, dip suyunun Karadeniz’e geçmesi için bir topoğrafik engel yaratmaktadır.

Böylece alt akıntının taşıdığı sular Karadeniz’den gelen akıntıya dik olarak yönelirler ve bir ivme kazanırlar ve bu üst akıntı, alt akıntının yaklaşık iki misli kadardır.

Meteorolojik şartların elverdiği ve üst akıntı hacminin daraldığı dönemlerde alt akıntının taşıdığı su kütlesinin Karadeniz’e ulaşması mümkündür. Yapılan gözlemlere göre Akdeniz suyunun ancak % 20 dolayında Karadeniz’e geçtiği görülmektedir.

Sonuç olarak yaklaşık 11.352 km2 'lik bir alan kaplayan Marmara Denizi hidrografik yapısı açısından tipik Haliç özelliğine sahiptir. Karadeniz’den yüzey akıntıları ile gelen az tuzlu sular, Akdeniz'den Karadeniz'e doğru akan alt akıntının getirdiği yoğun ve çok tuzlu suların üzerinde yer alır ve haliçlere has stabil bir yoğunluk tabakalaşmasına yol açar. Bu stabil tabakalaşma suyun düşey doğrultudaki karışımım ve bunun sonucunda da suyun kendi, kendini arıtmasının yanı sıra, su canlılarının gelişmesini de sağlayan suda erimiş oksijeni derinliklere kadar taşınmasını önler.

Marmara Denizi’nin yüzölçümünün diğer denizlerle karşılaştırılması Marmara'nın Akdeniz’e oranının 0,004 ve Karadeniz’e oranının 0,03 olduğunu, hacim olarak ise 0.001 ve 0.01 olduğunu ortaya koymaktadır. Bu son derece kısıtlı boyutlara sahip denizimizin diğer su kütleleriyle olan su alışverişi, Boğazların darlığı ve bu geçitlerde yer alan sığ eşikler nedeni ile bir izolasyona yol açmaktadır. Bu durum Marmara sularının kendi kendini yenileme, yani arıtma yeteneğini geniş çapta etkilemektedir.

Marmara'nın hidrografik karakterinden kaynaklanan su tabakalaşmasının ayrıntılı olarak incelenmesi çok önemli bir özelliği ortaya koymaktadır. Marmara'da sıcaklık tabakalaşması sonucu ortaya çıkan ara tabaka sınırı (termoklin) ile yoğunluk farkından meydana gelen ara tabakası sınırının (piknoklin) genellikle farklı derinliklerde oluşmasıdır.

Termokline göre alt su kütlesinin 75m'nin altında yer almasına karşılık, piknokline göre yüzey suyu tabakası 50m'de yer almakta yoğun sular bu derinliğin altını doldurmaktadır. Marmara Denizi’ni çevreleyen sahil şeridinde yer alan yerleşim bölgelerinin evsel ve endüstri atıkları Marmara'nın termoklin tabakası altına bırakılmak islenmekte ve yoğunluk farkının bu atıkları dipte tutacağı ve alt akıntı aracılığı ile Karadeniz'e taşınacağı varsayılmaktadır.

Hidrografik yapı ise; bunun mümkün olamayacağını, zira yoğunluk tabakasının termoklinden 25m daha yukarıda olması nedeni ile, atıkların üst su tabakasına kadar ulaşacağını göstermektedir ki, bu durum atıkların Karadeniz'e taşınması olasılığını büyük çapta engelleyecektir.

Bir su kütlesine organik atıkların bırakılabilmesi için su kütlesinin en az 5 mg/l ÇO içermesi gerekmektedir. (“SU KİRLİLİĞİ KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ” R G : 31 Aralık Cuma 2004 Sayı :25687-Tablo 4: Deniz suyunun genel kalite kriterleri)

Marmara'da oluşan stabil su tabakalaşması O2 'nin derinlere taşınmasını engellediğinden termoklin altındaki ÇO içeriği 4 mg/l 'nin çok altında bir yoğunluk göstermektedir. 50m'deki 4.06 mg/l olan ortalama DO içeriği 100m'den sonra ortalama 2.60 mg/l dolayındadır. Bu durumda suya bırakılacak organik atıkların suda mevcut O2 tarafından oksidasyonu ve ayrıştırılması beklenemez.

Peki, bu yanlış uygulamalar ne gibi sonuçlar doğurmuştur. İsterseniz bunu da İller Bankasının 1975 senesinde yayınlamış olduğu ve gerekli arıtma yapılmaksızın gerçekleşecek deşarjların oluşturacağı sorunları irdeleyen  “İSTANBUL KANALİZASYON PROJESİ MASTER PLAN REVİZYONU” isimli raporun 2. cildi “ekler” bölümünden alıntılar yaparak irdeleyelim;

Söz konusu rapor kapsamında arıtma öngörülmeksizin yapılacak deşarjlar ile ilgili kuşkular, iller Bankası’nın 323 sayfalık raporu ile, detaylı şekilde dile getirilmektedir. Özellikle de; akıntıların taşıyıcı bant olarak kullanılması ve buna bağlı olarak öngörülen alıcı ortam yani deniz suyu ile atıkların karışımının ne gibi olası sonuçlar doğuracağına dikkat çekilmekte ve mutlak surette yeterli arıtmanın yapılması gereği ısrarla vurgulanmaktadır.

      


                                  

Söz konusu raporda, “Oşinografi ve Deniz Deşarjlarının Projelendirilmesi” başlığı altında yer lan şu paragrafta;

“Sonuç olarak, Marmara denizinin alt tabakası Istanbul’un artık sularının ancak küçük bir kısmını özümleyebilecek kapasitededir. Deşarjlar yalnızca, alt tabakada atık suları yeterince dağıtabilecek akıntıların mevcut olduğu bölgelere yapılmalıdır. Akıntıların zayıf olduğu Kartal gibi bölgelerde, alt tabakaya deşarj ancak yeterli BOİ (biyolojik oksijen ihtiyacı) tasfiyesi yapıldıktan sonra veya hiç yapılmamalıdır” denmektedir.

Yine aynı raporun Jones and Stokes Assoiates tarafından hazırlanan “Biyolojik Rapor ve çevresel Değerlendirme” bölümünde, giriş kısmı sonunda;  “Biyolojik bakımdan, projeden etkilenebilecek deniz kaynakları, Ege Denizinden karadenize kadar uzanmaktadır  Kısa vadede ölçülenebilir etkiler, proje sahası sınırları içinde kalabilir. Ancak, uzun vadede, İstanbul ve izmitin yerleşme sahalarının, Ege’den Karadenize kadar bütün saha içinde, su niteliğini ve biyolojik kaynakları etkilemesi beklenmektedir” vurgusu yapılmaktadır. Gerçekte de, geçen süre zarfında söz konusu etkinin oluşmuş olduğu bilimsel araştırmalara gerek kalmayacak şekilde beş duyumuzla açıkça algılanabilmektedir.

İstanbul Kanalizasyon projesi’nin temel alındığı ve geçen zaman zarfında ısrarla uygulamaya devam edilen ve projenin temel aldığı yöntem de aynı bölümde irdelenmektedir (sayfa 5-6)

Ullyott  ve Ilgaz’ın(1) 1946 da öne sürdükleri akıntı modeli hakkındaki şüpheler son zamanlarda artmıştır. Bu modele göre, Boğaz büyük bir aspiratör gibi çalışmakta ve karadenizden gelen ve güneye akan üst akıntı, Boğazdaki kuzeye akan alt akıntı sularının büyük çoğunluğunun Marmara denizine geri dönmesini sağlamaktadır. Bu çalışmalardan sonra Pektaş’ın(2) yaptığı çalışmalarda, model değiştirilerek, sadece yarı zamanda çalıştığı öne sürülmüş, fakat bunun da geçersiz olduğu Bogdanova (3) tarafından gösterilmiştir.

Kısaca buna göre söz konusu projeye temel alınan esas unsurun yanlış veya en azından yetersiz olduğu 1975 tarihinde bilinmekteydi. Belki de bu sebeple, alıntı yapmaya devam edeceğimiz bu İller Bankası kökenli raporda öngörülenler ne yazıktır ki acı bir şekilde bu gün karşımıza çıkmış bulunmaktadır.

Alıntılarımıza devam edecek olursak;

(sayfa 43) “Boğazın girişindeki yüksek plankton konsantrasyonunun nedeni yayınlanmış eserlerde bulunamamıştır. Karadenizden gelen planktonları o bölgede toplayan hidrografik güçlerin veya o bölgede alt tabaka sularının üst tabaka Karadeniz suları ile karışmasının üretimi teşvik ettiği veya her ikisi birden bu olayın nedenleri olarak düşünülebilir. İstanbul Boğazının alt tabakasına deşarj edilecek artık sular bu durumu doğrudan etkileyecektir” ve etkilemiştir de, bu gün yaşanılan balık kıtlığının temel sebeplerinden birinin de bu olduğu kuşku götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine devam edelim (sayfa 67) “Proje sahasında deşarj edilmesi önerilen atıklar, türlerin terkibini ve besin akım ilişkilerini saptayan bazı kontrol edici ve düzenleyici unsurların tabiatını değiştirebilir. Şu muhakkaktır ki, deşarjların yakın çevresindeki su ve dip malzemesinin kimyasal ve fiziksel şartları değişecek ve sonuç olarak daha az türü olan bir biocoenosis (yaşam ortamı) oluşacaktır.

 (sayfa 86) “Ticari balıkçılık” başlığı altında; “Ticari amaçla yakalanan türlerin sayısı 100’ü bulmakla beraber sadece 34 adedi Tablo III-12’de görülmektedir.” Yani o tarihte Marmara Denizi’nde rapora göre 100 adet ticari öneme sahip balık türü bulunmaktadır.

(sayfa 102) “Su kalitesi amaçları” başlığı altında “Çözünmüş Oksijen” ile ilgili aynı fasıl kapsamında değerlendirmeler; “Balıkçılık havzası olarak kullanılması öngörülen tüm sularda, çözünmüş oksijen (ÇO) konsantrasyonunun 5mg/lt veya daha fazla olması beklenir. Doğal ÇO değeri 5mg/lt’nin altında ise artık su deşarjı bu değeri yüzde 10’dan fazla indirmemeli ve hiç bir durumda ÇO 2mg/lt altına düşmemelidir



(1) Ullyott,P ve O. Ilgaz. 1946. The hydrography of the Bosphorus: an interduction. Geographical review. Volume 36(1):44-60.

(2 )Pektaş, H. 1953 surface currents in the Bosphorus and Marmara Sea (in Turkish). University of  Istanbul, Hidrobiological Research Institute, Series B, I(4):145-169

(3) Bogdanova, A.K. 1965. The role of northern and southern sills in water Exchange through the Bosphorus. Oceanology. Volume 5 (5): 55-60

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

                                          

                                                

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

M.Levent ARTÜZ

İzmit Körfezi Balık Ölümleri 3... M. Levent ARTÜZ

İzmit Körfezi Balık Ölümleri 3... M. Levent ARTÜZ İzmit Körfezi Balık ölümleri serisinin son bölümü...

İzmit Körfezi Balık Ölümleri 2... M. Levent ARTÜZ

İzmit Körfezi Balık Ölümleri 2... M. Levent ARTÜZ İzmit körfezinde meydana gelen balık ve deniz canlılarının ölümlerinin sanırım 2. kısmı 18 Ocak 2015 NTV MSNBC habe...
 İSTANBUL Hava durumu

GALERİ


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi